24 Mart 2013 Pazar

mustafa aslan'ın karaköy'de günbatımı ile ilgili yazıları




karaköy’de günbatımı
Baki Can Ediboğlu’nun Alfa Yayınları arasında çıkan ‘Karaköy’de Günbatımı’ adlı romanı yaşamın ne olduğunu anlatmaya çalışan,  kullandığı eski-yeni karışımı diliyle, yer yer ruhsal çözümlemeler yapan bir yapıt  olarak karşımıza çıkıyor.
değişim
Baki Can Ediboğlu’nun ‘Karaköy’de Günbatımı ,’ adlı yapıt yaşamı anlama ,üzerine kurulmuş bir yapt, bence. Yapıtın başlarında eğitimin ve yanlış yönlendirmenin etkileri sonucu  mutsuz birisi olarak karşımıza çıkıyor Batu. Kitabın sonunda aynı kişiyi çok değişmiş olarak görüyoruz. Kahramanımızın değişim sürecini yapıt boyunca veriyor.
“Sana bir sözüm var Batu; lütfen şu andan sonra asla birini sahiplenme. Hayattaki en zavallı, en aşağılık şeydir sahiplenme. Bağlanma ve korku esasında hep sahiplenme duygusunun doğurduğu çocuklardır. Bu sahiplenme hep seni geriye götürür.” (s. 135)

‘Karaköy’de Günbatımı’ akı yapıtta yaşamı anlamaya yardımcı öteki öğelerin yanında, yaşam-ölüm, sevgi, sorumluluk, iyi-kötü, doğru-yanlış, başkaları için yaşama … gibi izleklere de rastlanıyor.
“Yanlış yolları seçtim diyorsun Batu… Yanılıyorsun… Ben Batu, şu kısacık hayatımda bir şey öğrendiysem o da iyi veya kötü, doğru veya yanlış yol olmadığıdır. Yol yoldur işte… Önce birine girersin, sonra başkasına, sonra başkasına, sonra diğerine… Sonsuza kadar giden bir yürüyüştür bu. her yol karşına ayrı güzellikler, ayrı çirkinlikler çıkarır.” (s.156)
İstanbul
Baki Can Ediboğlu ‘Karaköy’de Günbatımı ‘ nda uzam İstanbul ve ağırlıklı olarak romana adını veren Karaköy olduğu görülüyor. Yazar, okura kentin değişik semtlerinde güzel bir gezinti yaptırıyor. iyiden iyiye okuyucuyu İstanbul atmosferine sokuyor.
“Birlikte denizin güzelliğine baka baka iskele yolundan Galata Köprüsü istikametine doğru yürümeye başladılar. Rüzgarla birlikte burunlarına denizin o yumuşak, ferahlatıcı kokusu doldu. Bu esnada güneş biraz daha alçalmış vedasını yapmaya hazırlanıyordu.” (s.196)
Baki Can Ediboğlu’nun ‘Karaköy’de Günbatımı’ adlı romanı bir ilk kitap olmasına karşın, ilk yapıtın acemiliklerinden çok uzak.
Mustafa ASLAN
——————
Baki Can Ediboğlu, Karaköy’de Günbatımı, I. Basım:Alfa Yayınları, İstanbul, Mart-2013

6 Kasım 2009 Cuma


İSTANBUL, İLK ROMANIMDA LEYLAK
İstanbul, İlk Romanımda Leylak, Selim İleri’nin İstanbul sevgisine ilişkin yazılarını topladığı yapıtının adı. Yapıtta İstanbul’un dünden bugüne kaybettikleri ve bu kente bir şeyler katanları vermiş, yazar.
İstanbul’a can verenler
Selim İleri İstanbul’u dünden bugüne verirken bütünüyle sanat eserlerinden ve yazarlardan/sanatçılardan yola çıkmış. Başta çevre konusunda dikkatimizi çeken Hüseyin Rahmi Gürpınar olmak üzere yapıtta adı geçen sanat insanı ve sanat yapıtının sayısı oldukça kabarık. Kimileyin bir ressam ve resim Malik Aksel ya da Neriman Oyman gibi; kimleyin de, bir şair ve şiirden Yahya Kemal ya da Edip Cansever gibi yola çıkarak okura sunmuş, bu güzel kentin eski yıllarını. Yazar, İstanbul’a zihinsel gücünün sınırlarını çizmeden veren insanlar arasında Zonaro gibi yabancıları da eklemiş.Yazın/sanat türleri arasında bir sınır çizmeyen yazarın andığı adlar arasında suçu insanlardan çok zamanın unuttuğunu söylediklerimiz de var. Selim İleri bir değerbilirlik yaparak bir kez daha kayda geçirmiş, İstanbul, İlk Romanımda Leylak adlı yapıtında. İstanbul’la ilgili okunması incelenmesi gereken yapıtların bir listesini oluşturabilirsiniz, bunları not ederek okuduğunuz da.Tiyatroyu, sinemayı ve mimariyi bu işin dışında tutsaydı cılız kalacaktı doğru dürüst beslenemeyen canlılar gibi. Türkan Şoray, Aliye Rona, Ayhan Işık, Gazanfer Özcan, Yıldız Kenter, Turgut Cansever… adları geçmese yapıt bir yerlerinden tamamlanmayı bekleyecekti hep, bence.
Küreselleşme ve edebiyat tarihimiz
Selim İleri, İstanbul, İlk Romanımda Leylak adlı yapıtında güzeller güzeli bir kentin dünü ve bugününü tanıklıklarını da ekleyerek sanat/sanatçı desteğiyle inandırıcı bir biçimde anlattığı yapıtında edebiyatımızın nereden nereye geldiğini de aktarıyor.İleri açıkça yazmasa da Cahit Uçuk’un okura sunduğu çığlık çok önemlidir: Edebiyatın gündelik yaşamın içinden çıktığı gerçeği. Yapıtı, sanatçıyı daha doğrusu insanı şeyleştirme ereğini taşıyan küreselleşme saldırısının amacı edebiyatı günlük yaşamın içinden çıkarmaktan başka ne olabilir?Selim İleri, edebiyattan gündelik yaşamı kapı dışarı ettirilmesine İstanbul, İlk Romanımda Leylak’da edebiyatımızın Cumhuriyet’ten bu yana bölümünü eleştirel bir yaklaşımla sunmanın yanında Cahit Uçuk’un attığı çığlığı her sayfada atmaktadır, edebiyatımız için.
Siyasal tarihimiz, batılılaşma
İleri’nin İstanbul sevgisini birçok yapıtında itiraf ettiği gibi bu yapıtında duyuyoruz, tümcelerinden. Ancak, İleri edebiyat ve siyasal tarih bağlantısını hor görenlerden değil. Ayrıca yazdıklarına katılmasak da, en çetrefilli siyasal tarihimizle ilgili konuyu rahat okunur bir şekilde sunuyor. Samim Kocagöz’ün Yılan Hikayesi’nin adını 1950’li yıllardaki siyasal bölünmüşlük günlerini duyumsamamız için salık veriyor, yazar.İstanbul gibi bir güzeli üzen gözyaşları döktüren yıllar arasında DP hükümetini gösterirken batılılaşma yolunda atılan adımların yere sağlam basıp basmadığını da içtenlikle okurla paylaşıyor.İleri’nin yapıtı, İstanbul’un ve insanımızın dünden bugüne değiştirdiği “kültür gömleği”nin bir yazılı belgesidir, güzel resimlerle bezenmiş. Unutmadan söylemem gerek, bu yapıt bir geçmişe özlem ya da ağıt kitabı değildir. Bir kentin yanı sıra edebiyatımızın ve ülkemizin geçmişiyle ilgili saptamaların yapıldığı bir incelemenin ürünüdür, İstanbul, İlk Romanımda Leylak.
Selim İleri, İstanbul, İlk Romanımda Leylak, I.Basım:Ekim 2009, Everest Yayınları- İstanbul



http://yazarmustafaaslang.tr.gg/

5 Nisan 2009 Pazar

mustafa aslan'ın havana'da türk tutkusu ile ilgili yazıları




HAVANA’DA TÜRK TUTKUSU 1898

Havana’da Türk Tutkusu Türkiye’de de görev yapmış Kübalı diplomat Ernesto Gomez Abascal’ın kaleminden çıkmış bir roman. Yapıtta Küba’nın kurtuluşu ekseninde Osmanlı’dan başlayarak günümüzde de güncelliği olan birçok konuyu içermektedir.

GİRİT VE KÜBA

Yapıt II:Abdülhamit döneminde Girit sorununa bir çözüm bulmak için Küba’ya gönderilen görevli Ahmet Paşa’nın yaşadıklarını anlatmaktadır. Ahmet Paşa Amerika üzerinden Küba’ya geçiyor. Burada Küba’nın içinde bulunduğu durumla ilgili olarak bilgi ediniyor. İspanya’nın sömürgesi durumundaki Küba’daki insanların bağımsızlık konusunda kararlı olduğunu görüyor, Havana’ya ulaştığında. Oysa İspanya Küba’ya özerklik vermeyi düşünmektedir, Amerikan müdahalesini önlemek için. Oysa bu çok geç verilmiş bir karardır. İspanya çok uzak olduğu Küba’daki özgürlük ateşini söndüremez.
Kahramanımız Ahmet Paşa Küba ve Girit arasında birçok farklılıklar olduğunu görür, İstanbul’a rapor eder. Açıkça özerkliğin Kübalıları kandıramayacağını, İspanya’nın buraya çok uzak, Amerika’nın ise yakınlığını belirtir. Bir Amerikan müdahalesinin burada onaylanmayacağını yazar. Yazdıklarının doğru olduğunu yaşayarak görür.
Kahramanımız gönderdiği raporlarda Küba ve Girit’in koşullarının çok farklı olduğunu bildirir. Çünkü Giritliler Yunanistan’a bağlanmak istemektedir. Oysa Kübalılar bağımsızlığı yeğlemektedir. İspanya Küba’ya çok uzaktır. Girit ise Osmanlının uzağında bir yer değildir. Bu görüşü Bab-ı Ali tarafında dikkate alınır. Ahmet Paşa İstanbul’a geri çağrılır.

“Durum Girit’tekinden çok farklıdır, söz konusu olan başka bir sahne, başka etkenler ve başka tarihtir. İki adayı karşılaştırmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Milli nüfus yani Kübalılar ne başka bir ülkeye bağlı olmak ne de başkalarının hakimiyetini desteklemek için savaşıyorlar, onlar tam bağımsızlık için savaşıyorlar ve …” (s.249)

FİLİSTİN SORUNU

II. Abdülhamit’in özel yaşamına da romanın ilk bölümünde haremine kadar girilir. Kişisel özelliklerinin verilmesinin yanı sıra Filistin toprağını satmamsı konusunu gündeme getirir. Yahudilere değil, siyonizme karşıdır alınan tavır. Hatta siyonizmin kurucusu Theodor Herz’i (Kimi araştırmacılar 1896’dan 19 Mayıs 1901’e kadar görüştüğünü belirtmekteler.)II. Abdülhamit’in kovduğu söylenmekte, bir kısım araştırmacılara göre. Ne olursa olsun Yahudilere toprak satışı yapılmamış yasaklanmıştır. “Aslen oralı olmayanların o bölgede toprak edinmesi” yasaklanır.


AMERİKA

Abascal, Havana’da Türk Tutkusu adlı romanda Küba sorunu anlatılırken Avrupa’dan söz etse de asıl aktörlerden birisi de Amerika’dır. Çünkü Amerika Küba’ya oldukça yakındır. Ekonomik ilişkiler açısından önemli bir yere sahiptir. Kendisine oldukça yakın bir ülke olan Küba Amerika’nın ağzını sulandırmaktadır. Kübalıların İspanya ile ipleri kopardığının ayırdındadır. Bir şekilde bu ülkeyi elde etmeyi planlamaktadır. Çünkü ekonomik öneminin yanında stratejik konumu daha da dikkate değerdir Küba’nın.

Amerika gerekirse parayla satın almak niyetindedir Küba’yı, daha önce satın aldığı yerler gibi. Çünkü Amerika da bugün önemli sayılan toprakları parayla aldığını vurgular, yapıt.

“…Şu anda içinde bulunduğumuz Florida da İspanya’ya aitti, baskı altında bize satmak zorunda kaldılar.Aynı şekilde Louisiana’yı da elde ettik ve Alaska’yı Ruslardan satın aldık. (…) Bu ülkenin kurucularından olan Thomas Jefferson neredeyse yüzyıl önce Küba Adası’nın Birleşik Devletleri’nin bir parçası olması gerektiğini söylemişti.” (s.147)

İSTANBUL-NEW YORK-HAVANA

Havana’da Türk Tutkusu’nun ilk iki bölümünde İstanbul’un önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz uzam olarak. O yıllardaki İstanbul’un yaşayışından izler bulabiliyoruz. Ekim 1897’nin İstanbul’una yer verir yapıtta.

“Gemi yavaş yavaş yaklaşıp Avrupa yakasında, Haliç’in girişi civarındaki büyük limanın çok yakınındaki Karaköy İskelesi’ne yanaştığında gün doğuyordu. Ahmet geminin merdiveninden indi ve Beşiktaş’a giden kayıkların hareket ettiği dalgakırana yöneldi. “(s.44)

İstanbul’dan başka Selanik, Konya, New York ve Havana öne çıkan kentler arasındadır.
Yapıtta, kahramanımız Ahmet Paşa’nın gözüyle önce İstanbul New York karşılaştırılması yapılır. New York değişik kültürleri barındıran İstanbul’dan daha kozmopolittir, ruh olarak da farklıdır. Ekonomik gelişme içerisinde bulduğu kentin ahlaki temellerini zayıf ruhsal ve kültürel olarak geri bulur.

“...Belki Pera’ya benziyordu ama onun birkaç kez büyütülmüş haliydi, öte yandan ruhu da oldukça farklıydı;burada daha fazla enerji, daha fazla canlılık, hatta çok daha fazla saldırganlık ve iktisadi çekişme vardı.” (s. 109)

Kahramanımız Havana’yı küçük bir İstanbul’a benzetir. Tek bir fark vardır: İstanbul’daki camilerin yerini burada kiliseler almıştır.

“.. Limana girişi sağlayan kanalı güçlü surlar ve kalelerle korunan Boğaziçi’ne benzetti. Boğaz’ın Marmara tarafındaki girişinde de aynı şekilde böyle bir deniz feneri bulunmaktaydı.” (s.184)

Abascal’ın Havana’da Türk Tutkusu adlı yapıtı günümüz gerçeklerine ışık tutan, yol gösterici bir yapıt niteliğindedir. Yazınsal tür olarak roman meraklıların yanında politika ve toplumbilim alanlarına ilgi duyanlara da söyleyeceği çok şey olduğuna inanıyorum.


* Ernesto G. Abascal, Havana’da Türk Tutkusu, Çevirenler:Mehmet Necati Kutlu, Ceren Karaca, II. Basım:Mart 2009, Everest Yayınları, İstanbul

2 Aralık 2008 Salı

मुस्तफा असलान किम्दिर?

MUSTAFA ASLAN
MUSTAFA ASLAN 1965’TE KİLİS’TE DOĞDU.GAZİ ORTAOKULU VE GAZİANTEP LİSESİNDE OKUDU.YÜKSEK ÖĞRENİMİNİ CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ-BATI DİLLERİ VE EDEBİYATLARI-FRANSIZ DİLİ VE EDEBİYATI’NDA TAMAMLADI.İLK YAPITI SÖZCÜKLERİN DİLİ TUTULUNCA 1986’DA YAYINLANDI.BUNU ÇOCUKLAR İÇİN YAZDIĞI KİTAPLAR İZLEDİ..
BUNLAR:-KINA ÇİÇEĞİ-MAVİŞ VE SANAL BEBEK-UZAYLILAR KIRMIZI BİSİKLETİ KAÇIRDI.-NASRETTİN HOCA’NIN UZAY SERÜVENİ-MAVİLİ KEDİ GAZETECİ- EVLİYA ÇELEBİ İSTANBUL'DA-MAVİŞ BİLGİSAYAR KORSANLARINA KARŞI-İSTANBUL ÇOCUK-PİR SULTANCA-ZAMAN HIRSIZI MAVİŞ-BİLMECE TEKERLEMECE-MAVİŞİ İLE ŞAŞKIN ROBOT-YUNUS EMRE-PİNOKYO İSTANBUL’DA-SİHİRBAZIN ŞAPKASINDAN ÇIKAN SAYILAR-OYUNCAKLAR EĞLENİYOR-OYUNCAKLARIN DÜNYASI-ROBOT KÖPEK BİBOAŞK SESİNİ ARIYOR YAZARIN GENÇLER İÇİN YAZDIĞI İLK ROMANIDIR.1982 SES DERGİSİ,1986 TRT İSTANBUL RADYOSU ÖYKÜ ÖDÜLLERİNİ ALMIŞTIR. MUSTAFA ASLAN'IN İKİNCİ ÖYKÜ KİTABI YAYIMLANDI “KEDİSİZ SEVDA ZAMANLARI” Mustafa ASLAN’ın ikinci öykü kitabı Kedisiz Sevda Zamanları yayımlandı. Kitapta yer alan öyküler günümüze kimi göndermeler yapmakla birlikte dün ve gelecek eksenini barındırmaktadır. Bireyin hesaplaşması havasında anlatılan öykülerde umut hep öykülerin temelinde yer almaktadır. Öykülerde anlatıcı olarak birinci ve üçüncü tekil kişinin yanında ikinci tekil kişi de soluğunu duyumsatmaktadır. Gerçeküstü ile hayalin, bilinçaltı ile somut gerçekçiliğin harman olduğu yeni Mustafa Aslan öykülerinde akıcı ve kıvrak bir anlatım tekniğine sahip olma başarısını yakalamıştır.İlk öykü kitabı Sözcüklerin Dili Tutulunca 1986 yılında yayımlanan Mustafa ASLAN’ın 22 yıl aradan sonra yayımlanan yeni kitabı Kedisiz Sevda Zamanları’nda 15 yeni öykü bulunmaktadır. ASLAN’ın, yayımlanmış aralarında Keloğlan İnternette, Nasrettin Hoca’nın Uzay Serüveni, Pinokyo İstanbul’da, Maviş ile Sanal Bebek’in de bulunduğu otuza yakın çocuk kitabının yanı sıra Aşk Sesini Arıyor adlı bir de gençlik romanı bulunmaktadır.Mustafa ASLAN, Kedisiz Sevda Zamanları (öykü), Bengül Kitaplar Nisan-2008, İstanbul"...Sesizce ulaştığım balkonda kitap okumaya başladım. Mustafa Aslan'ın "Kedisiz Sevda Zamanları" adındaki öykü kitabı. (Bengül Kitaplar, Nisan 2008 İst.) Mustafa Aslan duyarlı bir anlatım tutturmuş. İnsanları ilişkileri içinde, ayrıntıları önemseyen bir bakışla anlatırken içsel gel-gitleri öne çıkarmış. Naif kırılganlıktan kaynaklanan duyarlılıklar, incelikler, yürek sızıları, alınganlıklar, düş kırıklıkları, kendini bastırıp gizlemeye özen gösteren yaşama sevinci, ama hemen yanı başında hüzün. Altını çizdiğim tümceler çok. Aralıklarla okuyorum.Daha sonra öykülere yeniden dönerim..." (Burhan GÜNEL, Şehir (Aylık Kültür ve Sanat Dergisi) sayı:37-Ağustos 2008
“KEDİSİZ SEVDA ZAMANLARI” (*)

Hasan Akarsu

Yazar Mustafa Aslan, 1965 Kilis-Musabeyli-Balıklı Köyü doğumlu. Çocuk kitaplarıyla tanınan yazarın, “Aşk Sesini Arıyor” adlı romanından başka, “Sözcüklerin Dili Tutulunca” adlı öykü yapıtı da bulunuyor. “Kedisiz Sevda Zamanları” yeni öykü yapıtı olup on beş kısa öyküyü kapsıyor. Öykülerin çoğu kesit öykü özelliğini taşıyor. Birkaçı ise olay öyküsü. Yazarın genellikle ikinci tekil kişi ağzıyla yazdığı gözleniyor. İkinci tekil kişi (anlatıcı) kimi kez yazar, kimi kez yazarın sevdiği ya da söz ettiği birisi oluyor.
Yapıta adını veren öyküde anlatıcı karabasan içinde. Gözlerinden birini çıkarıp pencere kenarına koyuyor. Kitaplığından yasak bir kitap alıp bir sözcükle göz göze geliyor. O da yasak bir sözcük. İlkokul üçte okuduğu yıldan anımsadıklarını anlatıyor. Ekmek arası helva defterini yağladığı için öğretmeni azarlıyor. Bir kızın kirli önlüğü tutuşuyor sınıfta. Anlatıcı, bir kedi bulmak istiyor kendine. Bir “kedi” sözcüğü bulmak istiyor. Gözünün birini bıraktığı pencere kenarına koşuyor kapının zili çaldığında. Kimse yok. Adı “kedi” olan bir sözcük gelen.
“Aşırı Dozda Sevgi” almış bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. Yaşadıkları gizli bir tarih olan, kanatları kırılan, geçmişinden kaçamayan bir anlatıcı, belleğindeki tüm kayıtları silmeye çalışıyor:”Unutturmaya çalışmışlardı ‘seni’ sana. Belleğindeki tüm kayıtları silmek istemişlerdi. Ne kadar çiçek, kuş, balık adı varsa silmeni istiyorlardı yüreğinden. Unutturmak ve onların yerine başkalarını koymak. Hatta bir süre sonra yadsımanı bekliyorlardı…” (s.10) Kitaplarla baştan çıkmış birisiyle, arkadaşlarını, yiten arkadaşlarını arayıp bulamayan ve susan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. “Zamanın Yitik Kıyılarında” dolaşan, yolda adını “Anka” bildiği bir dişi kuşla araç beklerken konuşan anlatıcı, ona “İnsanları mutsuz eden” şeyleri soruyor ve yanıt bekliyor. Karamsarlığını eleştiriyor. Yüreğiyle yönünü ışıtıyor. Tüm kuşların yok edilişini, Anka’yı sorguluyor ve onu “mutluluğun güneşini tutan bir kuş” olarak görüyor, seviyor.
“Donkişot’un Çocukları” öyküsünde anlatıcının iç konuşmalarına, sevgilisine ve insancıl değerlere sahip çıkma isteğine tanık oluyoruz. Donkişot’un çocuklarından olmanın mutluluğunu yansıtıyor bize olay kişisi:”…Evet Donkişot’un çocuklarındanım. Adresim…Sözlerini bitirir bitirmez, elinle kapatmak istemiştin, sırt çantası üzerindeki dizeleri. Bütününü kapatamamıştın şiirin. Birkaç dizesi okunuyordu. ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür…’ Ah, bir zamanlar, bu dizeler ağaçların dallarına asılırdı, hem de en güzel çiçeklerle yazılarak.” (s.17) Anlatıcı, sevgilisiyle iletişim kurmakta zorlanan, kendini bile tanımayan birisi. Şiirsel bir anlatımla insanın yalnızlığına değiniyor. “Sivas’ın Gülleri Açtı” öyküsünde Madımak Otel’de yakılan aydınları anlatıyor, kent insanının yaşama bağlılığını, insan sevgisini. Camide tezgahlanan cihat çağrılarını anlatıyor. Kent halkının uykuları kaçıyor. Yangından, ölümlerden sonra bugün “gül açıyor her yan”.
Sevgiliye yazılan bir mektuptaki yakınmalar, sevgiliyi eleştirme, sevgiliye gönderilen gözyaşları ve yanıtsız kalmanın hüznüyle aşkın kentine yapılan yolculuk anlatılıyor öykülerde. Bir ilçenin en büyük anayolunun öyküsünde, anayolun yaşadıkları, gördükleri yansıtılıyor. Önceleri köhne olan anayola sonra kaldırım taşları döşeniyor, daha sonra asfalt dökülüyor. Üzerinden geçen kaçakçıları, vurulup ölenleri anlatıyor anayol, anayol konuşuyor öykü boyunca. Kızının geleceği için kaçakçılık, sırtçılık yapan gencin öldürülmesine, hastaneye götürülmesine ilgisiz kalınmasına tanıklık ediyor. Yazar, “Larissalı Kız” öyküsünde, Atina’dan Selanik’e trenle yaptığı yolculukta, bir kıza tutulduğunu anlatırken, Türk-Yunan kardeşliğini, barışını düşlüyor. “Sırdaşım Bez Bebek”, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde yaşanan çok eşli evliklere tepkinin öyküsü. Kızın, iki kadınla evli bir adamın üçüncü eşi olmamak için verdiği uğraşısı, bir bez bebekle konuşup dertleşmesi anlatılıyor. “Satılık İlişkiler”de yazar, sözcüklerin gücünü anlatıyor. Sözün en büyük büyü olduğunu belirtiyor. Sözcüklerden “zafer takı” yaparak, insan ilişkilerini satılığa çıkaranlarla alay ediyor. “Yüz Gram Aşk”ta bir kente gizli aşkını görmeye gidişini anlatırken, “Köçek” öyküsünde, Kilis’te, (il olmadan önce) bir köçeğin başına gelenleri anlatıyor. İnsanın acımasızlaştığına, yabancılaştığına tanık oluyoruz. Yazar, “Bir Aşk Sığınmacısı” olarak çıkıyor karşımıza. Çocuk yaşlarda yaşadığı aşklarını arıyor. Sonra 12 Eylül’de yaşananları, aşkını yitirişini anımsıyor. “Ünlü Bekar” öyküsünde Gaziantep’ten görünümler yansıyor. Anlatıcı, çocuk kitapları aldığı sokakta tanıştığı arkadaşını anlatıyor. Bilet satışı yapan, gittiği kahvede bilim tartışmalarına katılan, annesiyle yaşayan, annesinin azarladığı, küçümseyip dövdüğü “Ünlü Bekar”, her şeye karşın annesinin ölümüne ağlıyor.
Yazar Mustafa Aslan, öykülerini sözcüklerle oya gibi işliyor. Şiirsel bir tatla okunan öyküler yazıyor. Öykülerinde insan sıcaklığını, insan sevgisini arıyor. Barış içinde, sevgiyle yaşanan, sömürüsüz bir dünya düşlüyor.

(*) Kedisiz Sevda Zamanları- Mustafa Aslan, Bengül Öykü, Nisan 2008EVRENSEL KİTAP-EKİM 2008
kardeş sitelerbenguledebiyat.tr.gg/
http://penbetokluoglu.tr.gg/
http://resimsergilerinden.tr.gg/
http://kadirincesu.tr.gg/www.yilmazucar.com

http://bengulcocuk।tr.gg/http://nasrettinhoca2055.tr.gg/
http://maslan2055.tr.gg/http://keloglaninternette.tr.gg/http://cocuksu2055.tr.gg/http://mavisler2055.tr.gg/MAV%26%23304%3B%26%23350%3B.htmhttp://edebiyatdergisi2055.tr.gg/bir-yazar-portresi-d-Mustafa-ASLAN.htmhttp://www.gaziantephakimiyet.com/koseyazari.php?id=675http://sekeroglan2055.tr.gg/http://ked2055.tr.gg/http://asksesi2055.tr.gg/http://yued2055.tr.gg/http://cocukluk2055.blogspot.com/http://itiraf2055.tr.gg/ http://itiraf2055.blogcu.com/http://ORHANKEMAL2055.TR.GG/http://yued2055.blogcu.com/© Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Dört Güzeller

İskender Pala'nın Dört Güzeller adlı yapıtından:........
İSTANBUL VE SU
Evliya Çelebi “Seyahatname”sinde İstanbul’un sularının tadını öve öve bitiremez.
Pala, Dört Güzeller’den biri olan Su ile ilgili bölümde, İstanbul’un Suları” konusunda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı yapıtına başvuruyor. Tanpınar’ın yapıtının başlangıcında İstanbul’un sularının övgüsüyle başlıyor.
Pala’nın İstanbul’a su getirilmesi konusuna değindiği “KIRK ÇEŞMEDEN TAKSİM MAKSEMİ’NE” adlı bölümde kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın İstanbul’a su getirme çabalarını anlatıyor.
“Mimar Sinan, bu inşaatta tam dokuz yıl çalıştı ve yaptığı bentlerden şehirde tam kırk çeşmeden su akıttı. Kırk çeşmeye su getiren kanal İstanbul’un üç su şebekesinden biriydi.” (s.s. 188-189)
Buraya kadar aktardıklarımız sadece su konusunda yazdıklarıydı Pala’nın. Ya toprak hava ve ateş konusunda İskender Pala’nın bu ilginç yapıtında yer alanları okumamak olur mu?

*İskender Pala, Aşkname, Kapı Yayınları-İstanbul
*İskender Pala, Dört Güzeller, Kapı Yayınları-İstanbul

İSTANBUL HİKAYELERİ


İSTANBUL HİKAYELERİ
İstanbul Hikayeleri'ni hazırlayan Serdar Soydan 1980 doğumlu. Lisans eğitimini Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema TV bölümünde tamamladı. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yüksek lisans eğitimine başladı.Serdar Soydan İstanbul Hikayeler adlı yapıtında belki kimimizin bildiği, daha önce duyduğu hikayeleri bir araya getirmiş.
ARAŞTIRMACILAR VE HİKAYELER İstanbul Hikayeleri adlı yapıtta yer alan hikayeler daha önce farklı araştırmacılarca kimileyin Halk Edebiyatı, kimileyin Divan Edebiyatı'ndan tasnif edilmişlerin arasından alınmış. Bu araştırmacılar arasında Pertev naili Boratav, Şükrü Elçin, Mustafa Nihat Özön, Agah Sırrı Levend, Hasibe Mazıoğlu,Özdemir Nutku, Fuat Köprülü, Hasan Kavruk, Pakize Aykaç… adlarını sayabiliriz.İstanbul Hikayeleri'nin tam olarak ne zaman yazıya geçirildiği bilinmemektedir, kökenlerinin meddah anlatıları olduğu sanılsa da. Birçok kez yazılan, anlatılan, yazılan, okunan, yeniden yazılan hikayelerin her araştırmada ortaya yenileri çıkmıştır. Bu konuda da araştırmacıların değişik görüşleri olduğunu belirtmeden geçmeyelim.Bu yapıtta yer alan hikayelerden Hikaye-i Sipahi Şadan ve Duhter-i Acuze ve Hikaye-i Evhad Çelebi yazma, öteki dört hikaye ise basma halinde bulunmaktadır.İstanbul Hikayeleri'nin kahramanları çoğunlukla sıradan kişiler olduğu gibi, olaylar da sıradandır olağanüstü bir şey yoktur.
SİPAHİ ŞADAN VE ACUZE'NİN KIZI HİKAYESİ'NDEN…"…Etrafına baktı. Çıktığı yerde bir değirmen vardı. Değirmencinin işini bitirip suyu kesmek için dışarı çıktığı bir zamanda oraya çıkmıştı. Kadın değirmenciyi görünce, "Baba bu yana gel!" diye seslendi. Değirmenci la havle çekerek etrafına bakıp kadının karaltısını görüp yanına gitti. Yaklaştıkça pislik kokusu dimağını kapladığından, "acaba b ne çeşit bir kadındır?" diye merak edip daha yakına geldi. Ateşi önüne tutup bütün vücudu pislikten bir heykel görüp, "Söyle kimsin, eğer cinli isen bari doğru söyle," deyince kadın, "Aman baba lütuf eyle, başımdan bir iş geçti, beni tuvalete attılar, Allah beni kurtardı, şimdi buracıktan dışarı çıktım, senden dilerim ki beni evime götür, ölünceye dek sana minnettar olurum" dedi." (s.82)… "
Yukarıda kısa bir alıntı yaptığımız Sipahi Şadan ve Acuze'nin Kızı Hikayesi, Evhad Çelebi Hikayesi, Cevri Çelebi Hikayesi, Hançerli Hanım Hikayesi, Tayyarzade Hikayesi, Tıfli ile İki Birader Hikayesi'nin hem sadeleştirilmiş hem de orijinal metinlerine yer verilmiş kitapta.İstanbul Hikayeleri sadece İstanbul'u ilgilendiren hikayeler değildir. Bu kültürümüzün önemli bir parçası olan metinlerdir. Çoğunun sözden yazıya geçmesini büyük bir kazanç olarak görüyorum.Serdar Soydan'ı bu çalışma için kutlarım. İstanbul Hikayeleri'ni yayımlayan Kapı Yayınları da kültürümüze önemli bir katkıda bulunmuş.
*İstanbul Hikayeleri, Derleyen: Serdar Soydan, Kapı Yayınları, 2008-İstanbul

İSTANBUL CEHENNEMİ*


İSTANBUL CEHENNEMİ*

İstanbul Cehennemi, bu kentin yaşamını etkileyen önemli yangıları anlatan bir kitap. Öyle ki yangına “ejder” lakabını bile takmışlar.
İnşaat alanında kullanılan malzemelerin yanında iletişim ve yangın söndürme araç gereçleri bugünkü kadar gelişmemiş.
Kitap sadece İstanbul yangınlarını anlatmıyor. Kentle ilgili ekonomik, sosyal ve siyasal konulara da değiniyor.
TULUMBACI KÜÇÜK DAVİT
Bugünkü itfaiyenin benzeri bir kuruluş olan Tulumbacıları Küçük Davit adında birisi kurumuştur. Küçük Davit aslında Fransızdır. Çocukluğu Hollanda’da geçmiştir. Daha sonra ailesiyle İstanbul’a gelmiş, Osmanlı hizmetine girmiştir. Osmanlı hizmetine girdikten sonra Davut adını almıştır. Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nde görev yapmıştır. Tulumbacılığı Fransa’da öğrenmiş olan Davit benzer bir kurumu da Osmanlı’da oluşturmuştur.
Kitapta tulumbacıların giyimleri, attıkları naralar, tulumbacı reisleri…
CİBALİ VE CÜBBE ALİ
Kitapta Cibali adının Ceb Ali adlı bir kişinin adından geldiğini ayrıntılarıyla anlatmaktadır yazar.
“Kendisine Cübbe Ali denmesinin sebebi de at çulundan bir cübbe giymesiymiş. Cübbe Ali, Fatih’le İstanbul muhasırasında (kuşatmasında) bulunmuş. Orduda ekmekçibaşlığı yapmış ve…” (s.s. 19-20)
Cibali’nin ünlü sekiz yangınını bir bir anlatır. Cibali’de ilk yangın 1633 yılında olmuş. Bu yılın temmuz ayı yazarın anlattığına göre İstanbul halkının çılgınca eğlendiği bir aydır.Dördüncü Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed doğmuştur. Bizans zamanında boş bir arsa olan Kandilli’de ” mum donanmaları ve fişek şenlikleri” Boğaziçi’nin her iki tarfına da uzanıyormuş. Haliç binlerce sandalla dolmuş.- Lütfen gözlerinizin önünde böyle bir görünümü gözünüzün önünde canlandırınız.- Halk sabahlara kadar uyumayıp şehzadenin doğumunu kutluyormuş.
YANGIN BAHANE YAĞMA ŞAHANE
Niyazi Ahmet Banoğlu’nun İstanbul yangınlarını anlattığı kitabını okurken yangın ve yağma bağlantısını da göreceksiniz. Yangın olduğu zaman binlerce insan birikir, kimileyin yüzlerce evin yandığı, yüzlerce insanın öldüğü. Kimileri yangının söndürülmesine yardım etmeye çalışırken, kimisi sadece izlerken kimileri de yağma peşindedir.
“Zahire pazarlarının yanması büyük bir hadiseydi. İstanbul’un her semtinden buraya koşan yüzlerce insan, ateşi söndürmeye değil, çuval çuval eşya taşımaya çalışıyorlardı. Buna kimse de mani olamıyordu.” (s.140)
Hatta bu yağmalardan kimilerine yeniçeri ağalarından, baltacılardan katılanlar da olur. Tıpkı Hocapaşa ve Baltacılar Odası yangınları sırasında olduğu gibi…
“Yeniçeri ağası pirinç kıtlığı olacak diye hücum etmiş.” (s.135)
“Ağalarının köşkünde yangın çıktığını gören Eskisaray baltacıları köşkün etrafını kuşattılar. Baltacılar bu bayram günü konağın zikıymet (değerli) eşyalarından birkaç şey kaçırabilmek hevesindeydiler.” (s.85)
Yangınlar bahane edilerek artırılan yiyecek fiyatlarına değinmeden edememiş, N. Ahmet Banoğlu.
“Mercimeğin kilosu iki kuruşa çıktı. Garaiptendir.
Yalnız mercimek değil her şey… 1652 senesi Temmuzu’nda Sebze Hali’nde mekilat ambarlarında çıkan bu yangın bütün bir şehrin zahire ambarlarını kömür yığını haline getirdi.” (s.27)
KADIN PALASINI ÇIKARIRSA…
Hocapaşa İstanbul’un en işlek yeridir, o yıllarda. Mısır’dan getirilen pirinçler buralarda boşaltılır ve satılırmış. Bir ara hava şartlarının olumsuzluğu nedeniyle pirinç gelmemiş. Bu günlerde Kasımpaşa’dan gelen kadınlar bir pirinççiyi soymuşlar. Nasıl mı?
“…bir kadın bir pirinççiyi yere yatırarak diğer feracesinin altından palasını çıkarmış, göğsüne dayamış, dükkandaki pirinci boşaltmışlar. “ (s.135)
İstanbul yangınlarının büyüklüğünü ve korkunçluğunu bu kitabı okuduktan sonra kimi sosyal ve siyasal olayları da bir kez daha göreceksiniz.
* Niyazi Ahmet Banoğlu, İstanbul Cehennemi, Kapı Yayınları, Mayıs 2008, İstanbul